Türkiye Yüzyılında Güvencesizlikler -1
- iugurtoprak
- 14 Oca
- 4 dakikada okunur

Merhaba Sevgili Dostlar;
TMMOB Gıda Mühendisleri Odası 11. Öğrenci Yaz Eğitim Kampının teması Güvence-sizlik idi. Müstakbel meslektaşlarıma tema özelinde yaptığım çerçeve sunumda 14 adet güvencesizlikten bahsettim. Bahsi geçen güvencesizlikleri belirli aralıklarla bu köşede açmaya çalışacağım. Bahsedeceğim ilk güvencesizlik Gıda ve Su Güvencesizliği. Neden gıda ve su ile başladın? derseniz ben Türkiye'deki bütün sorunların temel kaynağının beslen(eme)me olduğunu düşünüyorum. Gıda ve su güvencesizliğinin ekonomik bir sorundan çok, bilinçli bir politik tercih olduğu kanısındayım. Bu tercih, anne adaylarının yetersiz beslenmesi, çocukların okula aç gitmesi, tarımda uygulanan yanlış politikalar, suyun ticarileşmesi ve maden rantlarının toprağı ve suyu zehirlemesiyle somutlaşıyor. Daha da vahimi, bu güvencesizlik birey ve toplum sağlığını tehdit ederek geleceğimizi de ipotek altına alıyor. Sağlıklı bir toplumun ilk kurbanı, güvencesizliğin sessiz mağdurları olan anne adayları ve çocuklar oluyor. Çünkü, bu güvencesizlik, en çok savunmasız grupları vuruyor. İlk 1000 günde (gebelik + ilk iki yıl) yetersiz beslenme, çocukların zihinsel ve fiziksel gelişimini kalıcı olarak bozuyor; yoksul hanelerde bu oran %37’ye ulaşıyor. Hatırlarsanız Mevzu Gıda’da, Hatay deprem bölgesinde 5 yaş altı çocukların %50’sinin dengeli gıdaya erişemediğini konuşmuştuk. Bu, bireysel olarak zihinsel gerilik, büyüme bozuklukları ve bağışıklık sistemi zayıflığı demek. Toplumsal olarak ise sağlık harcamalarında artış (yıllık ortalama 15 milyar TL ek yük), iş gücü kaybı ve eşitsizliğin derinleşmesi anlamına geliyor. Anne adaylarında protein eksikliği, erken doğum riskini %30, düşük riskini %25 artırıyor; bu, bir neslin sağlığını çalıyor. Yoksulluk, annelerin doğmamış çocuklarının sağlığını tehdit eden, acil müdahale gerektiren bir halk sağlığı krizidir. Her dört çocuktan biri yoksul, her beş çocuktan biri açlık riski altında dostlar. Bir yurttaş, gıda mühendisi, yazar ve halk sağlığı savunucusu olarak baktığım yer, gösterişli vitrinler değil, yoksulun sofrası ve musluğundan akan suyun rengi. Çünkü bir ülkenin gerçek güvencesi, ekonomideki rakamlarda değil, yurttaşının en temel haklarına ne kadar erişebildiğinde saklı.
Önceki yazılarımda ve Mevzu Gıda programımda yıllardır ısrarla dile getirdiğim gibi; gıda ve su, birer meta değil, anayasal bir haktır. Ancak yanlış ekonomi, rant ve talan politikalarının kıskacında, bu iki yaşamsal güvence eriyor. Ne yazık ki, temel yaşam hakkının somut göstergeleri olan gıda ve suya erişim güvencesizliği gittikçe derinleşiyor.
Gıda enflasyonunun zirve yapmasıyla temel protein ve vitaminlere erişim lüks haline geldi. Okullar, bu güvencesizliğin en çıplak hali olarak karşımıza çıkıyor. Çocukların sağlıklı büyümesi için elzem olan nitelikli beslenme, okul çağında tam bir güvencesizlik dramına dönüşüyor. Yıllardır savunduğumuz ve programlarımda tartıştığım okullarda bir öğün ücretsiz yemek talebi, sadece açlığı gidermek değil, sağlıklı ve eşit bir nesil yetiştirmenin de anahtarı. Ancak bugün, gelinen durum trajikomik. Çocukların evden getirdiği (çoğu zaman yetersiz) yemeklerin okul yemekhanesinde yenilmesine izin verilmemesi ve sınıflara dahi alınmaması, pedagojik bir zorlama değil, yoksulluğu damgalayan, çocuğu aç bırakan ve onu travmatize eden kabul edilemez bir politik tercih. Yetersiz beslenen çocukta görülen dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü ve bağışıklık sistemi zayıflığı, sadece bireysel değil, toplumsal bir verimsizlik ve hastalık yükü yaratıyor. Hani diyordu ya biri eğitim seviyesi arttıkça oy oranımız düşüyor diye. Bile isteye kötülük yapıyorlar ülkeye ve çocuklarına.
Su güvencesizliğini de biraz açalım. Gıda güvencesinin sağlanamadığı yerde, su güvencesizliği ikinci büyük darbeyi vuruyor ve bireysel sorun hızla toplumsal bir krize dönüşüyor sevgili dostlar.
Su kaynakları üzerindeki denetim eksikliği ve altyapı yetersizliği, halk sağlığını doğrudan tehdit ediyor. Su güvencesizliğinin en politik ve en zehirli nedeni, maden ve enerji rantları uğruna derelerin, zeytinliklerin, ormanların, tarım arazilerinin, sulak alanların ve su havzalarının talan edilmesi.
İzmir'den örnek verecek olursak; Efemçukuru, Bergama ve kentin diğer maden faaliyetleri, kısa vadeli kar hırsı uğruna, geleceğin suyunu kirletiyorlar. Madenlerin atık suları ve kimyasalları toprağa ve suya karıştığında, zincirleme bir reaksiyon başlar. Tarımsal ürünler kirlenir, hayvanlar zehirlenir ve nihayetinde bu zehir, bizim tabağımızdaki gıdaya geri döner. Bu durum, kronik hastalıklarda (kanser, nörolojik bozukluklar) büyük bir artış demek. Biliyorsunuz ki dostlar, su kamu eliyle, şeffaf ve bilimsel yöntemlerle yönetilmesi gereken bir haktır. Onu ticarileştirerek maden, enerji şirketlerine peşkeş çekmek, doğrudan halk sağlığına yönelik bir sabotajdır.
Ez cümle dostlar, gıda ve su güvencesizliği, sadece ekonomik bir sorun değil, tamamiyle politik bir durumdur. Bu güvencesizlik, toplumun en temel dinamiğini, yani sağlığını ve geleceğini tehdit eden bir tercihin sonucudur.
Bu tablonun değişmesi için, siyasi iradenin tercihini ranttan yana değil, halktan yana koyması şarttır. Geçen 25 sene bunun mümkün olmadığını, olmayacağını açıkça ortaya koyduğuna göre yapılması gereken bu zihniyetten kurtulmak.
Türkiye Yüzyılı dedikleri bir safsatadan ibaret. Hak temelli politikalar olmadan yüzyıl olmaz dostlar. Hükümeti, 164'ten fazla ülkenin okul yemeği koalisyonuna katılmaya; su ve gıdayı ticarileştirmekten vazgeçmeye çağırıyorum.
Aydın Gazipaşa Ortaokulu’nda olanlar hepimizin malumu. Çocuklar sokakta, çamurda yemek yiyor – bu, Anayasa’ya aykırı bir ayrımcılık! Bu utanç size yeter beyler diyeceğim ama aklıma sevgili Sırrı Süreyya Önder'in sözleri geliyor. "Allah bizi utandırmasın diyordunuz. Allah bu duanızı kabul etti ve utanma duygunuzu elinizden aldı. Keşke başka bir şey dileseymişsiniz."
Bu yazımı Nazım Ustanın Düşman şiiri ile bitireyim.
Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun
meyve çağında ağacın,
serip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına:
- çürüyen diş, dökülen et-,
bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler,
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet.
Bursa da havlucu Recebe,
Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,
fakir köylü Hatçe kadına,
ırgat Süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
Dostlukla & Dayanışmayla





Yorumlar