top of page

Gıda Güvenliği Krizi Politiktir!


Merhaba Sevgili Dostlar;

Son zamanlarda gıda kaynaklı hastalık haberlerine sıkça rastlıyoruz.  Bu yazı bu köşede gıda zehirlenmeleri işe ilgili yazdığım üçüncü yazı.

Gıda zehirlenmesi sonucu insanların hayatını kaybetmesi, Türkiye'de gıda güvenliğinin ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Sadece Kasım ayının ilk 3 haftasında 750'den fazla yurttaşımız gıda zehirlenmesine maruz kaldı. Bu sayı sadece basına yansıyan haberlerden öğrendiğimiz. Ya basında yer almayanlar ya da gözümüzden kaçan haberler? Kasım ayının ilk üç haftasında, Samsun'da bir okul yemekhanesinde hamburger yiyen 5 öğrenci, Karabük'te yardım kermesinde yemek yiyen 28 öğrenci, Kayseri'de bir okulda sucuk festivalinde 80 kişi, Rize'de mevlite gidip yemek yiyen 104 kişi, Bursa'da tavuk pilav yiyen 11 işçi, Trabzon'da düğün yemeği yiyen 100 kişi, Şişli'de bir restoranda yemek yiyen 25 kişi, Gümüşhane'de bir imam hatip ortaokulunda öğle yemeğinde pide ayran tüketen 29 öğrenci, Adıyaman'ın Besni ilçesindeki KYK yurtlarında akşam yemeğinin yiyen 70 öğrenci, Rize'deki bir kız öğrenci yurdunda, akşam yemeği sonrası sütlü tatlı yiyen 40 öğrenci, Sakarya Felizli ilçesinde açık ceza infaz kurumunda 171 mahpus, Gaziantep’te bulunan İl Göç İdaresi’ne bağlı Geri Gönderme Merkezi’nde verilen akşam yemeğinde 56 mülteci, Kocaeli'de özel bir lisede kantinden aldıkları tavuk ürününü tüketen 14 öğrenci gıda zehirlenmesi şüphesiyle hastaneye kaldırıldı. Bu yaşananlar yalnızca bireylerin değil, tüm toplumun sağlığını tehdit eden sistemik sorunların bir yansıması. Bu tür zehirlenmeleri münferit olaylar olarak değil, aksine derinleşen bir sosyo-ekonomik ve politik krizin yansıması olarak görmeliyiz.

Gıda zehirlenmelerindeki artışın temelinde yatan en önemli faktör, ülkedeki yüksek gıda enflasyonu ve halkın alım gücünün düşmesi. Memlekette asgari ücret 22.104 TL Türk-İş Ekim Ayı Yoksulluk Sınırı 92.547 TL Yani 4 kişilik bir ailenin tamamı asgari ücretle çalışsa dahi yoksul. Yüksek oranda artan barınma, ısınma, ulaşım maliyetlerine ek olarak eğitim ve sağlığın özelleştirilmesi sonucu yurttaş hane bütçesinde kısılacak tek şeyi gıda harcaması olarak görmek zorunda kalıyor. Sürekli artan gıda fiyatları karşısında ise, ne yazık ki bütçelerini koruma güdüsüyle daha ucuz, denetimi zor ve riskli ürünlere yöneliyor. Bu durum da, sağlıklı gıdaya erişimi bir lüks haline getiriyor. Oysa ki devlet yurttaşının yeterli, dengeli ve güvenli gıdaya sürdürülebilir bir şekilde ve ekonomik olarak erişimini sağlamakla mükellef. ​Daha önceki iki yazımda da yaşadığımız bu gıda güvenliği krizi politiktir demiştim. Ekonomik nedenlerin ve tarım arazilerinin,  meraların, zeytinliklerin, ormanların, derelerin, sulak alanların ve su havzalarının adı her ne olursa olsun ranta açılmasının yanı sıra, zehirlenme vakalarını "politik" kılan bir diğer önemli sebep de kamusal denetim mekanizmalarındaki yetersizlik ve boşluklar.TMMOB Gıda Mühendisleri Odası uzun yıllardır gıda üretim yerlerindeki gıda mühendisi ve denetim görevlisi sayısının yetersizliğini dile getiriyor. Bu durum da denetim krizini derinleştiren yapısal bir sorun aslında dostlar.

Yerel yönetimler ile Tarım ve Orman Bakanlığı, sokak satıcılarının faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemek için aktif bir rol oynamalı. Tarım ve Orman Bakanlığı, sokak satıcıları başta olmak üzere tüm satış noktalarını düzenli olarak denetlemeli, kayıt altına alınmasını sağlamalı ve hijyen kurallarına uygunluklarını kontrol etmeli. Tabi bu noktada denetimlere başlandığını/başlanacağını davulla, zurnayla beyan etmemeli. Denetim habersiz yapılırsa amacına ulaşır. 

Haberlerde geçen " ... ... gıda zehirlenmesi sebebiyle hayatını kaybetti." cümlesi yalnızca bir ailenin trajedisi değil; devletin gıda güvenliği politikalarının iflasıdır. Gıda zehirlenmeleri basit bir hijyen sorunu olarak geçiştirilemez; halk sağlığını hiçe sayan politik tercihlerin, rant odaklı ruhsat politikalarının, denetimsizlik kültürünün, gıda mühendislerini dışlayan bürokrasinin çok açık bir sonucudur.Unutulmamalıdır ki; bireylerin zehirlenme riskiyle karşı karşıya kalması, gıda güvenliğinin bir lütuf değil, temel bir insan hakkı olarak görülmemesinin ve ekonomik politikaların halk sağlığı aleyhine işlemesinin, bütçenin vatandaş yerine yandaşları için harcanmasının çok net bir sonucudur.  Hükümetler ve kamu yetkilileri, herkesin güvenli ve besleyici gıdalar tüketmesini garanti etmede kritik bir rol oynar. Uygun gıda yönetmelikleri kapsamında, gıda sektöründeki tüm paydaşlar, üretim zincirinin tüm süreçlerinde riskleri yönetmek ve önemsemek zorunda.

Başta iktidar olmak üzere yetkili tüm kurum ve kuruluşlar asli görevlerini derhal yerine getirmeli. Hükümet, bu politik krizin sorumluluğunu almalı ve vatandaşlarının hayatını koruma görevini hatırlamalı.Memlekette her alanda artık söylem değil, eylem gerekli. Söylemler bize ait, eylemler icracı makamlara. Ama her şeyi o kadar milletten bekler hale geldiler ki, "her vatandaş bir denetçidir" diyerek burada da topu bize atıyorlar. Tarım ve Orman Bakanı, Sağlık Bakanı ya da Cumhurbaşkanının "olayın nedeninin araştırılıyor, sebebi olanlar en ağır cezayı alacak" söylemleri kesinlikle kabul edilemez. Zira bulundukları makamlar icra makamı. Bir kez daha ve inatla hatırlatmakta fayda var.Halkın Sağlık Güvencesi olan biz Gıda Mühendislerinin sadece Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde değil, Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı'nda da Gıda Mühendisi istihdamının ne kadar önemli olduğunu zehirlenmelerin gerçekleştiği kurumlara bakarak söyleyebiliriz. Tasarruf tedbirleri diyerek Tarım ve Orman Bakanlığına Gıda Mühendisi istihdamının sağlanmaması gıda güvenliğinden, halk sağlığından tasarruf etmek anlamına gelir. Devletin en büyük itibarı ülke sınırları içerisindeki herkesin besleyici, dengeli ve güvenli beslenmesini sağlamaktır. Okullarda, kantinlerde zehirlenen öğrenci haberlerini okuyoruz. Devletin bir başka itibarı çocuklarının sağlıklı büyümesini sağlamaktır. Bunun için de okullarda en az bir öğün ücretsiz yeterli, dengeli ve güvenli yemek ile temiz su sağlamaktır. "İtibardan tasarruf olmaz" ise buradan başlamak gerekir. Bütçenin yandaşa değil yurttaşa harcanmasıdır asıl itibar. Unutulmaması gereken başka bir nokta da bugün gıda güvenliği, halk sağlığı için harcanmayan bütçenin kat be kat fazlasının yarın sağlık harcaması için kullanılmasıdır.

Siyasi iradenin yaptığı ya da yapmadığı her şeyi göz önüne aldığımızda söyleyebileceğim ilk ve son cümle: Gıda Güvenliği Krizi Politiktir!


Dostlukla & Dayanışmayla

 
 
 

Yorumlar


© 2025 by Turiakopurg

bottom of page