top of page

Antroposen Çağda Gıda Adaleti


Merhaba Sevgili Dostlar

Bu hafta Yenigün Söyleşilerinin ilkinde konuştuğumuz Antroposen Çağda Gıda Adaletini yazmak istedim. İçinde bulunduğumuz jeolojik dönem, bilim insanlarının büyük bir çoğunluğu tarafından Antroposen olarak adlandırılıyor. Bu terim, yeryüzü sistemleri üzerindeki en baskın gücün artık insan aktivitesi olduğunu kabul ediyor. Atmosferden hidrosfere, jeolojik katmanlardan biyosfere kadar her şey, kolektif insan eylemlerinin geri dönülmez izlerini taşıyor. Bu büyük dönüşümün merkezinde ise, insanlığın varlığını sürdürmesini sağlayan ancak aynı zamanda gezegeni en çok zorlayan sistemlerden biri yer alıyor: Gıda Sistemi.

Antroposen çağı ile gıda sistemleri arasındaki ilişki, iklim değişikliği, tarım sürdürülebilirliği, beslenme alışkanlıkları ve biyoçeşitlilik kaybı kritik konuları kapsıyor.

Antroposen, bir jeolojik dönemden çok, politik bir gerçeklik aslında.

​Ekolojik piramidin tepesindeki insan faaliyetleri, toprağın verimliliğini, su döngüsünü ve doğal ekosistemleri tehdit eden bir "metabolik yarık" yarattı. Bu metabolik yarık yani doğa ile insan arasındaki kopuş, Türkiye'de çok daha yakıcı. Yanlış tarım politikaları, su kaynaklarını kurutuyor. Konya Ovası'ndaki obruklar, kuruyan göller, toprakla olan ilişkimizin artık 'doğal' olmaktan çıktığının jeolojik bir kanıtı dostlar.

​Antroposen çağında gıda sistemini dönüştürmek, sadece bireysel diyet değişikliklerinden ibaret değil; aynı zamanda sistemik bir dönüşüm gerektirir. Tarım politikalarının, sadece miktar odaklı büyüme yerine, biyoçeşitliliği ve besin kalitesini artırmaya odaklanması gerekiyor.

Türkiye gibi ülkelerde, kırsalın boşalması, tarımsal girdilere bağımlılık ve yerel tohumların kaybı, gıda egemenliği açısından büyük sorunlar yaratıyor. Ekoloji ve yaşam mücadeleleri (Cerattepe, Akbelen, Samandağ, Kazdağları vb.), Antroposen'e karşı bir başkaldırı ve daha adil gıda sistemleri talebinin ifadesi aslında.

​Antroposen çağında gıda, bir krizin kaynağı olduğu kadar, çözümün de anahtarı. Gıda sistemleri hem en büyük tehdit hem de çözüm kaynağı.

Gıda adaleti dediğimizde herkesin güvenli, yeterli, dengeli, ekonomik ve kültürel olarak uygun gıdaya erişme hakkına sahip olmasını anlamalıyız. Ancak Antroposen’de bu adalet giderek zorlaşıyor. İzmir’de ise hem coğrafi hem sosyoekonomik dinamikler bu krizi daha da karmaşık hale getiriyor. Ege bölgesi Akdeniz iklim kuşağında yer aldığı için iklim değişikliğinden en çok etkilenen bölgelerden biri. Kuraklık Gediz ve Küçük Menderes gibi su havzalarında su kıtlığına neden oluyor. Artan kentleşme ve sanayileşme tarım arazilerini ve su kaynaklarını baskı altına alıyor. Bu da gıda üretimini ve gıdaya erişimi tehdit ediyor. Bornova ve Menemen ovaları gibi verimli alanlar yapılaşmaya heba ediliyor. Artan gıda enflasyonu da düşük gelirli hanelerin güvenli gıdaya erişimini zorlaştırıyor. Mono kültür tarım ve pestisit kullanımı, yerel tohum çeşitlerini ve ekosistem sağlığını tehdit ediyor. Bu da gıda güvenliği ve gıda güvencesi sorunlarını doğuruyor.

Gıda adaleti tüm ülkede olduğu gibi İzmir’de de sosyo-ekonomik eşitliklerle birebir ilişkili. Her kriz öncelikle dar gelirli grupları, göçmenleri, anne adaylarını ve çocukları etkiliyor. İzmir’in düşük gelirli mahallelerinde çocuklar taze meyve-sebzeye ulaşamıyor. Tek tip karbonhidrat ağırlıklı besleniyor. Daha doğrusu karın doyuruyor. Bu durum çocukların büyüme çağında ihtiyaç duyduğu protein, vitamin ve mineralleri alamamasına neden oluyor. Yetersiz beslenme ise, çocuklarda büyüme geriliği, bağışıklık sistemi zayıflığı, öğrenme güçlüğü, obezite, diyabet sorunlarına yol açıyor. Türkiye’de 7 milyon çocuk yoksulluk veya sosyal dışlanma koşullarında yaşıyor. 108 haneden 91’i çocuklarına beslenme koyamıyor. Dar gelirli aileler çocuklarını okuldan almak durumunda kalıyor. Çocuk gelin ve çocuk işçilik giderek artıyor. Derin yoksulluk bir erişememe hali. Gıdadan temiz suya, barınmadan eğitime kadar...

Bu eşitsizlikler Antroposen’in çevresel etkileriyle birleşince gıda adaletsizliğini derinleştiriyor. 

Gıda egemenliğine dayalı kamucu bir tarım ve gıda politikaları derhal uygulanmalı.

Akıllı sulama sistemleri ve yağmur suyu hasadı gibi teknolojiler kullanılmalı.

Tarım arazileri, meralar, zeytinlikler, ormanlar, dereler, sulak alanlar ve su havzaları ranta peşkeş çekilmemeli.

Antroposen çağı, insan faaliyetlerinin Dünya’nın jeolojik ve ekolojik dengesini dönüştürdüğü bir dönem. Antroposen'i yaratan biziz, onu dönüştürecek olan da yine biziz. Gıdaya bakış açımızı değiştirmeliyiz. Artık bir yemeği yerken sadece tadını değil, o yemeğin gezegen üzerindeki tüm yolculuğunu da düşünmek zorundayız. Şikayeti ve kıyametçiliği terk ederek, gıda sistemini dönüştürme mücadelesinin bir parçası olmak, Antroposen'i tanımlayan insan gücünü, yıkımdan kurtuluşa yönlendirmenin temel adımı. Bu karmaşık zorluklar karşısında bilgiyi, politik duruşu ve eylemi birleştiren bir çağrı yapmalıyız. Hepimiz birer aktivistiz. En güçlü oylarımızı sadece sandıkta değil, yemek tabağımızda da kullanmalıyız. Gezegeni ve kendimizi doyurmanın daha akıllı, daha sağlıklı ve daha keyifli yollarını bulmamız lazım ve unutulmamalı ki sadece birey değil, sistem de değişmeli.

Çatalhöyük’ten günümüze Anadolu’nun 10 bin yıllık tarım mirasını korumalıyız.

Sonuç olarak, Antroposen çağında gerek İzmir’in gerekse tüm ülkenin gıda ve su kriziyle mücadelesi, sadece çevresel değil, aynı zamanda sosyal bir mesele.

Birlikte, daha adil ve sürdürülebilir bir gıda sistemini inşa edebiliriz.


Dostlukla & Dayanışmayla

 
 
 

Yorumlar


© 2025 by Turiakopurg

bottom of page